DEVLETİN KURUMSAL AKLI : LİYAKAT
"Gençler torpil değil, adalet istiyor." Bu cümle, yalnızca bir kuşağın haykırışı değil; aynı zamanda hukuk devletinin, kamu yönetiminin ve toplumsal vicdanın karşı karşıya kaldığı en temel sınavın özetidir. Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen unsur, sahip olduğu doğal kaynaklar ya da ekonomik göstergelerden önce, emek ile başarı arasındaki ilişkinin ne derece adil kurulduğudur. Eğer bireyler, uzun yıllar boyunca gösterdikleri çabanın karşılığını bilgi, liyakat ve hakkaniyet temelinde alamayacaklarına inanıyorsa, o toplumda yalnızca bireysel umutlar değil, kurumsal güven de aşınmaya başlar.
Yıllara yayılan emeğin birkaç dakikalık değerlendirmelere indirgenmesi, modern kamu yönetimi anlayışının savunduğu nesnellik ilkesiyle bağdaşmaz. Ölçme ve değerlendirme süreçlerinin amacı, bireyin bilgi birikimini, mesleki yeterliliğini ve temsil kabiliyetini bütüncül biçimde ortaya koymaktır. Buna karşın, yıllarca süren akademik hazırlığın, mesleki gelişimin ve kişisel fedakârlığın, kısa süreli ve çoğu zaman denetlenmesi güç uygulamalarla gölgelenmesi, yalnızca bireysel mağduriyet üretmez; aynı zamanda kamusal adalet duygusunu da derinden zedeler. Çünkü adalet, yalnızca doğru karar vermek değil, doğru kararın doğru yöntemlerle verildiğine dair toplumsal inancı da koruyabilmektir.
Liyakat, yalnızca mevzuatta yer alan bir kavram değildir; devletin kurumsal hafızasını ayakta tutan temel ilkedir. Bu ilke zedelendiğinde ortaya çıkan zarar, bir kişinin atanamamasıyla sınırlı kalmaz. Asıl kayıp, kamunun nitelikli insan gücünden mahrum kalmasıdır. Hak eden yerine bağlantısı güçlü olanın tercih edildiği her durumda yalnızca bir aday değil, toplumun ortak geleceği kaybeder. Çünkü torpil, bireysel bir ayrıcalık değil; kolektif bir haksızlıktır. Bir kişinin haksız biçimde elde ettiği makam, aslında hak eden bir başkasından alınmış kamu hakkıdır.
Bugün gençlerin en büyük talebi daha yüksek maaşlar ya da daha kısa çalışma saatleri değildir. Onların öncelikli beklentisi, yarışın kurallarının herkes içineşit uygulanmasıdır. Kimse kendisine ayrıcalık tanınmasını istemiyor; yalnızca emeğinin değersizleştirilmediği bir sistem talep ediyor. Bu talep, herhangi bir ideolojik yaklaşımın değil, evrensel hukuk ilkelerinin doğal sonucudur. Çünkü fırsat eşitliği, çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Devletin asli görevi de bu eşitliği tesis etmek ve korumaktır.
Ne var ki günümüzde birçok genç, başarıya ulaşabilmek için bilgisini geliştirmekten çok, doğru kişileri tanımanın daha belirleyici olduğuna dair tehlikeli bir algıyla karşı karşıya kalmaktadır. İşte asıl kriz burada başlamaktadır. Bir ülkede çalışmanın değil ilişkilerin, üretmenin değil referansların, bilginin değil yakınlığın ödüllendirildiğine dair kanaat yaygınlaştığında, yalnızca bireysel motivasyon değil, toplumsal üretkenlik de gerilemeye başlar. Emek değersizleştiğinde yetenek göç eder; umut zayıfladığında gelecek başka coğrafyalarda aranır. Beyin göçünün temelinde yalnızca ekonomik nedenler değil, adalet arayışının karşılıksız kalması da vardır.
Kısa süreli değerlendirmelerin mutlak belirleyici hâle getirilmesi, ölçme ve seçme mantığını da tartışmalı bir zemine sürüklemektedir. İnsan hayatı, birkaç dakikalık performansın içine sığdırılamayacak kadar kapsamlıdır. Bir adayın yıllarca sürdürdüğü akademik çalışma, aldığı eğitim, yaptığı araştırmalar, kazandığı deneyim ve gösterdiği disiplin, yalnızca kısa bir görüşmenin gölgesinde bırakılıyorsa burada sorgulanması gereken aday değil, sistemin kendisidir. Çünkü sağlıklı bir değerlendirme mekanizması, bireyin uzun vadeli performansını esas alır; anlık izlenimleri değil.
Daha da düşündürücü olan ise, bu tür uygulamaların zamanla olağanlaştırılmasıdır. Haksızlık tekrarlandıkça normalleşir; normalleşen haksızlık ise toplumsal vicdanı köreltir. Oysa adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; mülakat odalarında, sınav komisyonlarında, atama listelerinde ve kamu kurumlarının bütün karar mekanizmalarında yaşatılması gereken bir ilkedir. Hukukun üstünlüğü kadar liyakatin üstünlüğü de demokratik devlet anlayışının ayrılmaz parçasıdır.
Gençler bugün devletten lütuf beklemiyor. Kimsenin hakkının kendilerine verilmesini de talep etmiyorlar. İstedikleri tek şey, kendi haklarının başkasına teslim edilmemesidir. Bu talep ne aşırıdır ne de ulaşılması güç bir idealdir. Aksine, anayasal eşitlik ilkesinin ve kamu yönetiminin etik sorumluluğunun doğal sonucudur. Bir toplumun geleceği, gençlerine sunduğu imkânlarla değil; o imkânlara ulaşırken uyguladığı adaletle ölçülür.
Unutulmamalıdır ki torpil, yalnızca hak eden bireyi mağdur etmez; devlete duyulan güveni de aşındırır. Liyakat ise yalnızca başarılı insanları ödüllendirme mekanizması değildir; devletin kurumsal saygınlığını koruyan en güçlü teminattır. Yıllara yayılan emeği dakikalara sıkıştırarak verilen kararlar, ne vicdanı tatmin edebilir ne de kamu yararını gerçekleştirebilir. Çünkü emek, süreyle ölçülür; adalet ise yöntemle. Yöntemi tartışmalı olan hiçbir sonuç, meşruiyetini uzun süre koruyamaz.
Bu nedenle mesele birkaç gencin atanamaması değildir. Mesele, adalet duygusunun yara almasıdır. Bir ülkenin en büyük sermayesi ne madenleridir ne de bütçesidir; en büyük sermayesi, emeğine güvenen gençleridir. Eğer o gençler, alın terinin değil torpilin kazandığına inanmaya başlarsa, kaybeden yalnızca bireyler değil, bütün bir toplum olur. Çünkü adaletin olmadığı yerde liyakat gelişmez; liyakatin gelişmediği yerde ise ne güçlü kurumlar kurulabilir ne de güçlü bir gelecek inşa edilebilir.